Erken Cumhuriyet döneminde dinle kurulan ilişki yalnızca “tarafsız laiklik” şeklinde değil, çoğu zaman dine mesafeli ve dışlayıcı bir zihniyetle yürütülmüştür. Bu dönemin rejimle uyumlu aydınları ve yazarları, dini ve dinî kurumları ilerlemenin...
Erken Cumhuriyet döneminde dinle kurulan ilişki yalnızca “tarafsız laiklik” şeklinde değil, çoğu zaman dine mesafeli ve dışlayıcı bir zihniyetle yürütülmüştür. Bu dönemin rejimle uyumlu aydınları ve yazarları, dini ve dinî kurumları ilerlemenin önünde bir engel olarak görmüş; dinî yapılar tasfiye edilmesi gereken “eski müesseseler” şeklinde tanımlanmıştır. Tekke ve zaviyelerin kapatılması, medreselerin kaldırılması, Türkçe ezan uygulaması ve İstiklal Mahkemelerinin sert kararları bu zihniyetin pratik yansımalarıdır. Bu ortamda Necip Fazıl Kısakürek gibi isimler, yalnızca bireysel bir dindarlık savunusu değil; dine, Peygamber algısına ve Müslümanların kamusal hayattan dışlanmasına karşı entelektüel bir mücadele yürütmüştür. Necip Fazıl’ın “din mazlumiyeti” vurgusu, hayali bir baskı anlatısı değil; dönemin resmî uygulamaları ve rejim içinden isimlerin dahi kabul ettiği halk–devlet kopuşunun edebî ve fikrî bir ifadesidir.
Yorumlar (0)
Yorum yapmak için giriş yapın
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!